Sîyajan
Sîya Şevê ' ye Hoş Geldiniz /Hun Bi Xêr Hatin/Welcome

Eğer üye iseniz lütfen [url=siyaseve.yetkin-forum.com/login]giriş[/url] yapınız, eğer henüz üye değilseniz ve forumdan tam olarak yararlanmak istiyorsanız bizim [url=siyaseve.yetkin-forum.com/register]topluluğumuza katılabilirsiniz[/url]




 
PortalAnasayfaAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap
Ana Menü
Sîya Şevê
Ana Sayfa
Forum
Kurdi Rock | Kurdish Rock | Kürtçe Rock

Haberler
Biyografiler
Röportajlar

Çand| History| Tarih
Kürt Tarihi
Devletler ve Antlaşmalar
Müzik Tarihi
Basın Tarihi
Kronoloji
Kurdî | Kurdish | Kürtçe
Kürtçe ve Lehçeleri
Kürt Edebiyatı
Kürtçe Dersler
Portal
Tartışmalar
Yaygara
Köşe Yazıları
Extaralar
Resim
Anket
Video İzle
Sohbet
Reklam ver

En son konular
» doğmamış liderime rapor (soranice)
Salı Kas. 25, 2014 5:00 pm tarafından BAHADIR

» Merhaba ben BAHADIR
Salı Kas. 25, 2014 4:47 pm tarafından BAHADIR

» Mîr Bedirxan ( Bedirxan Bey) İsyanı
C.tesi Ağus. 11, 2012 10:04 am tarafından Sîya Şevê

» Fransa arşivlerinde Dersim olayları
C.tesi Ağus. 11, 2012 10:03 am tarafından Sîya Şevê

» Irak Kürt Hareketi
C.tesi Ağus. 11, 2012 10:01 am tarafından Sîya Şevê

» Denbêjlik
C.tesi Ağus. 11, 2012 9:50 am tarafından Sîya Şevê

» Êzîdîlik nedir ?
C.tesi Ağus. 11, 2012 9:47 am tarafından Sîya Şevê

» İnanç
C.tesi Ağus. 11, 2012 9:46 am tarafından Sîya Şevê

» Êzîdî Müziği
C.tesi Ağus. 11, 2012 9:44 am tarafından Sîya Şevê

Arama
 
 

Sonuç :
 
Rechercher çıkıntı araştırma

Paylaş | 
 

 DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 1

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Sîya Şevê
admin
admin
avatar

Mesaj Sayısı : 426
Kayıt tarihi : 01/01/10

MesajKonu: DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 1   Salı Haz. 26, 2012 1:46 pm



Ahmet KAHRAMAN

İttihatçı darbenin ırkçı balyozu, önce Kürtlerin tepesinde patladı. İlk defa 1909’da yürürlüğe konan bir yasayla, Kürdistan’daki okullarda (Medrese) Osmanlıca (onlar Türkçe diyorlar) resmi eğitim dili oldu. Yüzyıllardır özerk yaşayan Kürdistan, Osmanlı’ya dahil edilip, Kürtlere vergi ödeme ve askerlik yapma zorunluluğu getirildi


Darbelerin soy kütüğü: İttihat ve Terakki

Askeri darbe, ordunun silah zoruyla iktidar gücünü ele geçirmesidir.

TC tarihi, kanlısı, kendi adamını tehditle baş muktedir yapan kansızı, entrikalısıyla darbe doğuran darbeler labirenti olarak, kendi iz düşümünde, başlangıçtan günümüze uzanmaktadır.

Darbelerin ruh kalıbı, izinden gidilen model örnek ise Osmanlı İmparatorluğu’nu da bitiren İttihat ve Terakki geleneğidir.

Darbeciler, İttihat ve Terakki örneğini esas alarak, görünüşte “tek adam” düzenine başkaldıran rolüne çıkmış, fakat su başlarını tuttuktan sonra Osmanlı Sultanları’nı da aratan diktatörlükleri pekiştirmiş, daha sonra gelenler de aynı yolu takip etmişlerdir. Kısacası kişiler değişmiş, seçimle gelenler de darbeci tahakkümü sürdürmüşlerdir.

Kürtler, başından itibaren darbelerin mağduru, ayak altında eziyet çeken halktı.

Çünkü Kürtlere eziyet, bir anlamda ırkçı gelenekte vatanseverlik ispatı, yeni efendinin milliyetçilik gösterisiydi.

Diktatörlük rejiminin yasaları zeminindeki demokrasi denilen çok partili sistem sürecinde de, bu gelenek değişmedi. Birbirinden oy devşirip, zemin kapma yarışına giren siyasi partiler, genelde Kürt düşmanlığını dalgalandırdılar. Günümüzdeki CHP ve MHP’nin AKP’ye yaptığı gibi muhalefet, iktidarı daha sert tutum izlemede yetersiz buldu.

AKP iktidarı, üçüncü iktidar döneminde, muhalif partileri tatmin yarışına çıkarcasına, Kürdistan meselesini bir kere daha namlu ucuna oturtuyor, askeri taarruzların toz ve dumanı içinde önünü göremez halde, sivil katliam (Uludere Roboski’de uçakların hücumuyla 34 sivilin katli) yapıyor, sokağa çıkan Kürtlerin üstüne zehirli gazlar serpiyor, kesintisiz tutuklamalarla iki yılda 2 bini çocuk, 10 bin kişi cezaevine koyuyordu.

Çünkü, Osmanlı’dan payına düşen topraklar üzerinde inşa edilen Türk devleti, gerçek anlamda devlet, toplumun gönül rahatlığıyla kabul ettiği bir rejim olamadı. Cumhuriyetin adı var, fakat gerçek anlamda işleyen bir cumhuriyet yoktu, olamadı. Cumhuriyetin başına geçen Mustafa Kemal “******” adını alıp, “atalığı”nı ilan edince, “padişahlığın” biçim, isim değiştiren imajı ortaya çıktı. Birden çok partinin kurulmasına izin verilen ve adı demokrasi olan süreçte, siyasi partiler “Kemalist” rejim zemininde padişahlığa aday oldular. Halk oyu ile iktidara gelen parti kendi “padişahlığını” sürdürdü.

Nitekim, bu geleneğin devamı olarak, AKP iktidarının başı “ben” diyordu. Halka ait olması gereken paranın harcanması konusunda, “parasını ben ödüyorum” geleneği devam ediyordu.

Padişahlıkta da toplum kul, sultan, kullar ve bütün mülkün mutlak sahibiydi ya...



İttihatçılık Alman projesiydi

Almanya 1860’lara kadar, tepesinde bir Kral olan, ama birbirinden bağımsız Krallıklar, Prenslikler ülkesi, bugünkü eyaletler, feodal yapının hüküm sürdüğü birer devletti. Merkezileşmeye dair çabalar, hep direnişle karşılaşmış ve boşa çıkmıştı.

Kral 1. Wilhelm, Almanya’nın merkezi birliğini sağlayacak projeyi planlarken, 1862 yılında, Otto von Bismarck’ı Başbakanlığa (Şensölye) atadı. Bismarck, geniş toprakların sahibi bir aileden gelen hukukçu ve diplomattı. Parlamentoda yaptığı ilk konuşmada, Almanya birliğini “kan ve demirle sağlayacağını” söyleyerek kanlı bir sürecin kapısını aralamış ve bu nedenle “Demir Başbakan” lakabıyla anılmaya başlamıştı.

Bismarck, göreve başladıktan hemen sonra, bağımsız prensliklere savaş ilan etti. Dediği gibi çok kan akıttı ama, prenslikleri birer birer ortadan kaldırarak Germen İmparatorluğu’nu kurmayı başardı.

Sonra, komşu ülkelerle anlaşmazlıkları barış, kimileriyle savaş yöntemiyle çözüme bağladı. Ardından iç iyileştirme (reform) hareketlerine girişti. Avrupa kıtasında, işçilerin sigortalanması sisteminin ilk kurucusu oldu.

Dönem, Avrupa sömürgeciliği dönemiydi. Tüm Avrupa ülkelerinin Asya, Afrika ve Amerika kıtasındaki zenginlikleri merkeze aktaran sömürgeleri vardı. Almanya, bu olanaktan yoksundu.

Bismarck, bir hamleyle Afrika’ya açıldı. Koloniler kurdu. Ama asıl açılmayı Osmanlı İmparatorluğu üzerinden denemeye başladı. Osmanlı, değeri yeni yeni anlaşılmaya başlayan Arap petrolleri ve öteki zenginliklere ulaşmada sıçrama tahtası olabilirdi.

Bu sırada Osmanlı İmparatorluğu dağılmaya doğru yalpalama ve savrulma dönemini yaşıyordu. 1876 yılında Padişah olan İkinci Abdülhamit, çıkış yolu ararken, Alman Kralı 1. Wilhelm’in sıcak ilgisi ve dostluk eliyle karşılaştı. Ordunun yeniden yapılandırılması isteği anında karşılandı. Alman Subayları, orduyu Alman modeline göre eğitmek üzere akın etmeye başladı.

Bu subayların içinde en ünlüsü, General Colmar Von Der Goltz’du.

Kemalistler de aynı yolu takip etti

General, 1878 yılında üstünde Osmanlı üniforması, başında fesi ve Golt Paşa unvanıyla, Osmanlı ordusunu Bismarck ideolojisinin ırkçı damarı ve disipliniyle eğitmeye başladı. Golt Paşa’nın “teklik” üzere verdiği eğitim daha sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nda ırkçılığın İttihatçılık damarı olarak ortaya çıkacak, aynı yöntem Almanya’da da Nazileri doğuracaktı.

Golt Paşa’yla birlikte Osmanlı ordusunun komutası Alman subaylarına teslimdi. Yetiştirdikleri Osmanlı subaylarını komutla yönlendirip, yöneten...

Enver ve Cemal Paşa dahil İttihatçı askeri şeflerin tümü, B takımından ****** ve arkadaşları Alman subaylarının yetiştirip, komuta ettiği subaylardı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, 7 bini aşkın Alman subayı Osmanlı ordularını yönetiyordu. ******’ün Suriye, Filistin cephesindeki komutanı General Falkenheim, Çanakkale Savaşı’nda da baş komutan Otto Liman von Sanders’ti.

Alman subaylar orduyu yalnız teknik ve taktik yönden eğitmiyor, Bismarckçılık olan toplumsal birlik ruhunu da aşılıyorlardı. Toplumsal zeminden “teklik” üzerine bir yapı meydana getirmek, halk, millet yaratmak...

Ancak, Osmanlı’nın toplumsal zemini Almanya’dan farklıydı. Bismack’ın tek ırk esasına göre yeniden yapılandırdığı Almanya Germen’di. Bir yönüyle, farklılıklara rağmen kavim olarak homojen bir toplum.

Fakat Osmanlı çok halklı, çok dilli, çok etnik yapılı, farklı kültürler topluluğuydu. Almanya’daki gibi “tek millet” çıkarma, birçok halkın felaketiydi. Almanların yetiştirmesi İttihatçılar, farklı hastalığa aynı ilacı uygulamakla felaket yolunu seçtiler.

Bismarckçılık, daha sonra yön ve şekil değiştirerek, Almanya’da ırkçılığın tavan yaptığı Nazi rejimini doğurdu. Ama deney tüpü Osmanlı’ydı. İttihatçı ırkçılık, bir bakıma başlangıçtı. Naziler, Alman ırkını Yahudiler, Çingenelerden temizlemiş, İttihatçılar farklı ırksal yapıdan Türk yaratma yoluna gitmiş, ilk iş olarak engel gördükleri Ermenileri kırım ve sürgünlerle yok etmişti. Kemalistler ise onlardan arta kalan zeminde Müslüman olan herkesi Türk yapmıştı (Çözüm, daha sonra Kemalistler tarafından aynen uygulanacak; Kürt, Arap, Bulgar, Yunanlı, Ermeni, Gürcü ve Arnavut ve başkalarına karşı).

31 Mart 1909 entrikası

Avrupalılar ve Araplar, Osmanlı’ya “doğudan gelen barbar” küçümsemesiyle “Türk” diyorlardı. Osmanlılar ise bu tanımlamayı hakaret sayıp, nefretle karşılıyor, onlar da aşağı gördüklerine hırsız, uğursuz, talancı, yalancı çağrışımıyla Türk diyorlardı.



“Türk” kimliği, imparatorluk tarihinde ilk defa, 1889 yılında kurulan değişik evrelerden sonra darbeci askerlerin yeraltı teşkilatı (yasa dışı örgüt) haline gelen ve 1908 yılında iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) Cemiyeti döneminde tanınıp, meşrulaştı. Örgüt, Türk milliyetçisi (ırkçı), ama kadroları Araplardan, Ermeniler, Yahudi, Kürt, Arnavut, Boşnak ve başka kökenlilerden oluşuyordu. Mesela, iktidarı avuçlarında toplayan son üç şefi Talat, Enver ve Cemal Paşalar da Türk değildi.

Daha sonra, ****** soy adıyla unvanlanacak Mustafa Kemal ve yakın arkadaşları İttihat ve Terakki’nin üyeleriydi. ******, örgütün son gizli kongresine, Trablus delegesi olarak katılmıştı. Daha sonra yakın çalışma ekibinde yer alacak bazı arkadaşları ise Ermeni kırımıyla adı öne çıkan vurucu güç, Teşkilatı Mahsusa’nın yöneticileriydi.

Sultan Abdülhamit’in 1908 yılında meşrutiyetin ilan etmesiyle çok partili sistem ve iktidarın seçim yoluyla belirlenmesine geçilmiş, İttihatçılar yeraltından çıkıp, kulağa hoş gelen “adalet, eşitlik ve özgürlük” sloganıyla seçime girmiş, galip olarak iktidara ağırlığını koymuştu. Ancak, sahip olduğu sandalye sayısıyla, devlet çarkını ele geçirecek güçte değildi.

Fakat, yeraltı (gizli) faaliyetlerinin entrika ile terör alanlarında deneyimli bir geçmişe sahipti. Bir süre sonra bomba patlamaları, “faili meçhul” cinayet dalgaları başladı. Muhalif gazeteciler, aydın ve yazarlar hedefti. Tanınmış yazar ve gazetecilerden Hasan Fehmi, 22 Eylül 1909 günü İstanbul’daki Galata Köprüsü’nde tabancayla vurularak öldürüldü.

Bu olay, adeta güç eliyle işlenen cinayetler geleneğini başlattı. Cinayet, devlet arşivine “faili meçhul” ibaresiyle geçti.

Ardından siyasi olaylar patlatıldı. İttihatçılar, daha sonra Kemalistlerin de ağızlarından düşürmedikleri tanımla, kendilerini “ilerici” diye yaftalıyorlardı. Karşıtları haliyle gerici oluyordu.

İstanbul, mart ayı sonlarında, “gericiler”e mal ettikleri yağma, çapul ve cinayetlerin sıralandığı bir kaosla sarsıldı.

Bütün bunlar olurken, İttihatçılar hem mağdur, hem de ayaklanmayı bastıran rolündeydi. İttihatçı subayların komutasındaki ordu, Selanik’ten gelen birliklerle takviyeli olarak İstanbul’u işgal ediyor, sıkıyönetim ilan ediliyor, “isyancılar” yakalanıp ölüm cezasına çarptırılıyordu. Buna “gerici ayaklanmanın bastırılması” adı veriliyordu.

Tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçen olay, bu arada yaşanıyor, İttihatçıların isteklerini kabul ettirmekte zorlandıkları Sultan Abdülhamit, tahttan indirilip, daha sonra “kukla” olarak nitelenecek Mehmet Reşat oturtuluyordu.

Bütün bu entrikaların perde gerisinde, Osmanlı ordusunu yöneten Alman generallerinin gölgesi, parmak izleri sırıtıyordu.

Ama İttihatçılar, asıl muktedir egemen olma hamlesini 1912 yılında gerçekleştirdiler. Maksat demokrasi var desinler anlamında yapılan seçimlerde Hürriyet ve İttilaf Partisi önemli başarı elde etmesine rağmen, İttihatçılar baskı ve hile anaforunda, her yerde seçimi kazanan olarak çıktı. Muhalefet, “sopalı seçim” diye adlandırılan seçimi gayri meşru ilan etti. Fakat bağırıp, çağırmakla kaldılar.

İttihatçılar, ikinci hamleyle Anayasa’yı değiştirdiler. Bütün gücü ellerinde topladılar. Sultan, makamdaki kukla olarak kaldı. Bu darbe tekniği, daha sonra Kemalistlere ilham kaynağı olacak ve aralıklarla tekrarlanacaktı.

Fakat, İttihatçı darbenin ırkçı balyozu, önce Kürtlerin tepesinde patladı. İlk defa 1909 yılında yürürlüğe konan bir yasayla, Kürdistan’daki okullarda (Medrese) Osmanlıca (onlar Türkçe diyorlar) resmi eğitim dili oldu. Yüzyıllardır özerk yaşayan Kürdistan, Osmanlı’ya dahil edilip, Kürtlere vergi ödeme ve askerlik yapma zorunluluğu getirildi.

Kürtler, darbeye isyanlarla karşılık verdiler. Alman generallerinin yönetimindeki Osmanlı ordusu, isyanları bastırma gerekçesiyle, Kürdistan’ı yakıp, yıkarak kitlesel kırım yaptılar. Şehir ve kasaba meydanlarında sıram sıram darağaçları kurdular.

Daha sonra Güney Kürdistan’ın kurtuluş hareketine öncülük edecek olan Mele Mustafa Barzani bebek yaşta Diyarbakır Cezaevi’ne girdi, topraklarına dönüşte de ağabeyinin asılarak idamına tanıklık etti.

Kısacası, Türklük adına gerçekleşen darbenin acısını önce Kürtler, ardından kırım fırtınalarıyla Ermeniler çektiler.

Ermeni kırımında Alman rolü

Ermeni meselesi, 1878 yılındaki Berlin Konferansı’yla uluslararası düzeye yükselmişti. “Ermeni yok, dolayısıyla mesele de yok” kestirmeciliği gerekiyordu. Kürdistan’ı tarumar eden Alman subayları, ordunun komutasındaydı.

Genelkurmay Başkanı General Bronsat von Schellrndorf’tu. Emir subayı da Joachim von Ribbentrop... Ribbentrop, daha sonra, Alman Nazi partisinin kurucuları arasında yer aldı. Hitler’in Dışişleri Bakanı oldu. Yenilgiden sonra Nazilerin yargılandığı Nürnberg Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işlemekten mahkum oldu. İdam edilerek öldürüldü.

Nazilerin en önemli adamlarından biri de Cemal Paşa’nın Suriye-Filistin ordusunun kurmay başkanı Franz von Papen’di. Papen, Nazilerin güç kazandığı 1932’de Başbakan oldu. Cumhurbaşkanı Paul von Hindenberg’u iktidarı Nazilere vermeye ikna etti. Kendisi de Başbakan Yardımcısı oldu. Sonra, Kemalistlerle sıkı ilişkileri göz önüne alınarak Büyükelçi olarak Ankara’ya gönderildi. 1939’dan 1944 yılına kadar bu görevde kaldı. Kimi yazarlar, bu dönemi Türk-Nazi işbirliğinin altın yılları olarak tanımlıyor. Türk hükümeti, Nazilerin silah üretiminde ihtiyaç duyduğu krom ve demir cevherini satıp para kazandı.

Yine Papen döneminde, Alman hayranlığı TC’nin her yerinde yaşanıyordu. Ankara’yı baştan başa kateden ****** Bulvarı’ndaki büyükelçiliğinde Nazi Bayrağı dalgalanıyor, Alman subayları Türk okullarında ders veriyor, elçilikte çalışanların topluca gittikleri Özen Pastanesi’nde, Nazi marşı haline gelmiş, “Lili Marleen” şarkısı çalınıyordu.

Papen, karnesi olanların ekmek alabildiği, gece şehirlerin karartıldığı İkinci Dünya Savaşı’nın en kızgın zamanı, 24 Şubat 1942 gecesi, ikametgah olarak kullandığı işgal altındaki Çekoslovakya Elçiliği’nden çıkmış, eşiyle el ele Almanya Elçiliği’ne giderken, onu hedefleyen bir bomba patlamıştı. Suikastçi, Hukuk Fakültesi öğrencisi Ömer Tokat adında, bir Sırbistanlıydı. Fakat, korku ve heyecandan bombayı kurcalarken elinde patlamış, kendisi paramparça olmuş, yere kapaklanan Papen ise olayı bir el ve diz sıyrığıyla atlatmıştı.

Papen savaştan sonra Nürnberg’de kurulan Nazi Suçluları Mahkemesi’nde yargılandı. 8 yıl hapis yattı. 1950’lerde politikaya döndü. Ancak başarılı olmadı. 1969 yılında öldü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://siyajan.yetkin-forum.com
 
DARBELER SÜRECİNDE KÜRDİSTAN 1
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Sîyajan :: Gençlik Portalı :: Köşe Yazıları-
Buraya geçin: